Doris Lessing-The Golden Notebook

Imagine you are breathing deeply ,under a blue sky on the grass. Your besties around you, telling their secrets to each other. Noone’s ashamed of who they truely are. You are not disgusted by the ants or any other insect , you let them explore you, perhaphs sometimes they bite you…And of course you are one of a kind woman.As the cool breeze you feel makes you sleepy, you are getting in a way of a dear journey of dreams. 

I felt this way as I was reading The Golden Notebook for the first time. It was the summer of 1999. To be a woman or to feel like a woman was like a far away country within me by that time and The Golden Notebook changed it forever.

“Sometimes I dislike women, I dislike us all, because of our capacity for not-thinking when it suits us; we choose not to think when we are reaching our for happiness.” 

At first, these words didn’t make sense. At first it was just a good written book, nothing more. But the following year , the book called me again. And then it became a ritual to visit the book every year for me. And then the words became clearer and more understandable. I was growing , my dreams were getting bigger and I was asking more of the world. But my reality was being great contrast to what I needed. So dissapointment was learnt in time. And The Golden Notebook turned into my inner voice in time.

“Because I was permanently confused, dissatisfied, unhappy, tormented by inadequacy, driven by wanting towards every kind of impossible future, the attitude of mind described by ‘tolerantly amused eyes’ was years away from me. I don’t think I really saw people then, except as appendages to my needs. It’s only now, looking back, that I understood, but at the time I lived in a brilliantly lit haze, shifting and flickering according to my changing desires. Of course, that is only a description of being young.”

Such a vocabulary. Hope it can impress someone else like it impressed me…

Kibarlık Üzerine…

Aşağıda birkaç kelimenin anlamını alıntılayacağım. Bu sabah birazdan okuyacağınız kelimeleri düşünürek uyandım. Boşluk ve hoşluk işte…

Hoşgörü:Müsamaha, tahammül, tesamuh, katlanma, görmezden gelme veya göz yumma, başkalarını eylem ve yargılarında serbest bırakma, kendi görüşümüze ve çoğunluğun görüş biçimine aykırı düşen görüşlere sabırla, hem de yan tutmadan katlanma demektir. İzin verme, aldırmama, iyi karşılama anlamlarına da gelir. https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Ho%C5%9Fg%C3%B6r%C3%BC 

Önyargı:Bir kişi ya da olaya ilişkin yeterli bir bilgi edinmeden, önceden, peşin bir karara varmış olma durumudur. Ön yargı, genel ve özel kullanınımlarında bir taraf tutma biçimidir. Bir ideolojik fikri veya bakış açısını koşulsuz desteklemek anlamında kullanılır. Ön yargı, halk arasında genellikle bir kişinin kararlarının ağırlıklı bir şekilde tek taraflı olarak ortaya çıkmasında kullanılmaktadır. Gene halk arasında ön yargı, bir kişinin kararlarının nesnel olmayıp öznel olduğunu ifade etmek için kullanılmaktadır. https://tr.m.wikipedia.org/wiki/%C3%96n_yarg%C4%B1

Harry James Potter ile Albus Percival Wulfric Brian Dumbledore ‘un Melez Prens filmindeki bir diyaloğu beni oldukça etkilemişti. Harry’ye annesinden kalan bir kişilik özelliğine ilişkindi. Kibarlık, nezaket… “You are unfairingly kind: a trait people never fail to undervalue, I’m afraid. (Harry sende sonsuz bir nezaket var, korkarım bu artık insanların değer vermekte hep yanlışa düştüğü bir özellik)” der Dumbledore… Peki neden hoşgörü ve önyargı bahsinden sonra kibarlığa değindim? Cevap oldukça basit. Kibarlık bir kelimeyi kapsarken diğerini saf dışı bırakıyor.

Hayatım boyunca kibar olmaya çalıştım. Harry gibi yılmaz şekilde bu işi başarmış değilim sonuçta çocuk kalamıyoruz bütüne bakıldığında ancak kibarlık yaptığım her durumda saf sanıldım. Eminim hepiniz aynı şeyi yaşamışsınızdır. O yüzden bireyciliğe inancım sıfırdır. Bu özellik karşılıklı olmadığı müddetçe kibar olsak da kibar kalamıyoruz. Ama eminim ki saf sanılsak da nezakette direttiğimiz sürece bulaştıracağız onu birbirimize. Sabahları işte böyle hislerle uyanıyorum, uyanmak istiyorum. Türkiye’de nefes almak, yürümek, sahillerinde yüzmek, dağlarına tırmanmak istiyorum. Bu parça parça paragraflardan bütüne varmamız dileğiyle. Kibarlıklar dilerim…

Vedat Türkali

Ankara Karanfil Sokak’da heyecanlı bir cumartesiydi. Elbette tüm Ankaralılar için değil, bizim gibi olanlar için. Üniversite çağında, yürekleri özgürlükten yana çarpanlar için… Birkaç arkadaş, Nazım Kültürevi’nin kültür sanat faaliyetlerini düzenliyoruz o güzel sonbahar döneminde. Sanıyoruz ki tüm dünyayı değiştireceğiz birkaç satır cümleyle. Kendimizden başkasını aydınlatabildik mi emin olamasamda, Vedat Türkali o gün davetimizi kabul edip de söyleşi yapmaya geldiğinde birçoğumuzun karanlık perdelerini yırtıp atmıştı. Oldukça inatçıydı hatta huysuzdu desem daha samimi olacak. Dümdüz sorular soruyorduk, 2+2=4 eder sanıyorduk da edebi dehasıyla yıkayıp temizliyordu tek boyutlu düşüncelerimizi. Öyle kibar kibar da yapmıyordu temizliği, yüzünüze en yalın ve anlaşılır haliyle vuruyordu kelimelerle tokatları. Bıkmıştı belli ki her türlü cehaletten.Güzel bir insandı tüm aydın kalpliler gibi.Hep aklımda… 

Türk Hukuk Sistemi’nde Nişanlanma

Nişanlanma , Türk Hukuk Sistemi’nde evlilik vaadi olarak düzenlenen kendine özgü bir sözleşme türüdür. ( bkz.http://www.balkaya.av.tr/files/NHNTD.pdf  )

Türk Medeni Kanunu’nda m.118-123 arasında yerini bulmuştur.

A. Nişanlanma

MADDE 118.-Nişanlanma, evlenme vaadiyle olur.

Nişanlanma, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça küçüğü veya kısıtlıyı bağlamaz.

B. Nişanlılığın hükümleri

I. Dava hakkının bulunmaması

MADDE 119.-Nişanlılık, evlenmeye zorlamak için dava hakkı vermez.

Evlenmeden kaçınma hâli için öngörülen cayma tazminatı veya ceza şartı dava edilemez; ancak yapılan ödemeler de geri istenemez.

II. Nişanın bozulmasının sonuçları

1. Maddî tazminat

MADDE 120.-Nişanlılardan biri haklı bir sebep olmaksızın nişanı bozduğu veya nişan taraflardan birine yükletilebilen bir sebeple bozulduğu takdirde; kusuru olan taraf, diğerine dürüstlük kuralları çerçevesinde ve evlenme amacıyla yaptığı harcamalar ve katlandığı maddî fedakârlıklar karşılığında uygun bir tazminat vermekle yükümlüdür. Aynı kural nişan giderleri hakkında da uygulanır.

Tazminat istemeye hakkı olan tarafın ana ve babası veya onlar gibi davranan kimseler de, aynı koşullar altında yaptıkları harcamalar için uygun bir tazminat isteyebilirler.

2. Manevî tazminat

MADDE 121.-Nişanın bozulması yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir.

III. Hediyelerin geri verilmesi

MADDE 122.-Nişanlılık evlenme dışındaki bir sebeple sona ererse, nişanlıların birbirlerine veya ana ve babanın ya da onlar gibi davrananların, diğer nişanlıya vermiş oldukları alışılmışın dışındaki hediyeler, verenler tarafından geri istenebilir.

Hediye aynen veya mislen geri verilemiyorsa, sebepsiz zenginleşme hükümleri uygulanır.

IV. Zamanaşımı

MADDE 123.-Nişanlılığın sona ermesinden doğan dava hakları, sona ermenin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.

Evilik vaadinin nişanlanma fiili sayılabilmesi kişiye ve konuya bağlı şartlar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Continue reading

Bukowski olsam ne karalardım ki şu sanal çöplüğe…2015’in ağustosunun sıcak bir gecesinde

Sıradan insanların sıradan nefes alış verişleriyle dolu bir kabus. Küçük yalanların beslediği büyük bir ejderha var bizim buralarda. Ateşiyle oyun oynamak isteseniz tüm tenha yerlerinizi yakar…

5 kişi ölür bizim buralarda zaman zaman. 2si şu taraftan 3ü bu taraftan derler. Silahların markası aynıdır ama tetikteki eller başka başka şeyler düşündüklerini sanıp sevdalıca ölürler bizim bu taraflarda.

Evvel zamanlarda bir padişah yaşarmış. 7 oğlan çıkartmış karılarının rahimlerinden. Lalalarla değişik değişik büyütülmüş yeniyetmeler. Her biri başka bir dine ve politik fikre devşirilmiş yetiştirilirken. Biri türkleri, biri kürtleri, biri lazları, biri çerkezleri, biri arapları, biri alevileri, biri ermenileri önüne katmış. 7 beyliğin orduları birbirlerine saldırmışlar, birbirlerini öldürmüşler, sikmişler, yemişler, içmişler gündüzleri başlarındaki komutanlar padişah oğulları. Geceleri 7 oğul  gider aynı sarayın tuvaletine sıçarmış.

Uydurma kahramanlar yaratırlar bizim buralarda. Yüceltilir insanın dini, ırkı, götü, başı. Oysa bir boşluk vardır insanın kalbinde der ya o çirkin adam, hiçbir zaman doldurulamayan. En iyi anlarda yahut zamanlarda bile bilirsiniz işte dolmaz, ve her zaman o boşlukta beklersiniz.

Aslında yazmak istediğim herşey Bukowski ile alakalı ama işte o çirkin adam ki beni yazarken bir nöronumdan yakalarda fırlatır “Orta Dünya” lara atar.

Vakti zamanında kendisi gibi olmayan bir adama aşık olmuştu tanıdığım bir kadın. Hatırlıyorum ben bile yadsımıştım hatunu. Kalk sen sosyalist sosyalist git namazında niyazında bir adama aşık ol. Pek bir çabaladılar hatırlıyorum. Ama aslında çevreleriyle olan mücadeleden çok beyinleriyle olan mücadelede savaşı kaybettiler. Çok sevmişlerdi be birbirleri ama dediğim gibi bizim buralarda göt baş önemlidir.

Charles amcam buyurmuştu;”Dünyayı kurtarmaya insanları teker teker kurtararak başlarsın, bundan gayrısı cafcaflı romantizm ya da politikadır”. Aman özlü söz peşinde sanmayın bu aciz benliğimi, öyle bir derdim yok da Charles hakikaten güzel buyurur. Bu buyruğunu okuduğumda 17 yaşındaydım. Ama şeytan yakamı bırakmadı işte. Sonuçta ben de siyaset tarafından yaralandım.İyi niyetim ve deli yüreğim tam ölüyordu ki bir insan tarafından kurtarıldım. Öyle işte, kalbinizde ki boşlukta beklersiniz. Ya şunun bunun evladı olup garip fikirlerle birbirinize yabancılaşırsınız ya da adam olur bu dünyanın geçici bir üyesi olduğunuzu kabul edersiniz, sonuçta göt kılı olmak oldukça basittir bizim bu taraflarda. Evinin önünü süpürmek, komşuna sahip çıkmak, sokak hayvanlarına bir kap su bırakmak, yağmurda yürümek, sokakta öpüşmek, ateist olmak,sokakta elini açıp dua etmek, mini etek giymek, başörtüsü takmak, say işte kafandan binbir çeşit fiil zordur bu topraklarda. Etiketlenirsin, yasaklanırsın, öldürülürsün, dedikodu malzemesi olursun; ama illa ki bişey olursun. İsimsiz bırakmazlar kimseyi bu topraklarda…

Islak toprağın kokusuyla uyandığım günler olur bazen. Filizlenmiş fesleğenlerimi görürüm, kokularını çekerim içime. O sabahlar hayat ne basittir. Barınırsın, yersin, sevişirsin, ölürsün aslında sadece …

Persephone by Nicholas John Greenfield

I am fully satisfied that with this article I introduce you a very  talented author.

“Born in England and educated in Australia, Nicholas John Greenfield has spent half his life exploring the world. From living in a tiny box of an apartment in Paris’ Montmartre to braving life in Mexico’s chaotic capital, Nicholas constantly seeks adventure on the road, arming himself with a pen, a piece of paper, and a bit of imagination.” as he was defined at http://www.wattpad.com

The story was written while the author was listening to the first three minutes of Beethoven’s Symphony No.7 in A major op.92 – II, Allegretto. That is the trick to be able to inhale  the atmosphere of “The Man”. A desperate man living in an enormous mansion trying to catch the memories… Although I felt a little half done with the story at the end , I really liked the tone of the words. I would love to read the rest of his works soon  and I am sure that he will catch so many reader’s attention. You can read the story online at; http://www.wattpad.com/60586190-persephone-the-man

Neil Gaiman’s “The Case of the Four and Twenty Blackbirds”

22122014_15

The Case of the Four and Twenty Blackbirds

“Humpty Dumpty had a great fall, all the king’s horses and all the king’s men
couldn’t put Humpty together again. Everyone said it was an accident but his sister Jill Dumpty was aware that the truth was something else. ”

Neil Gaiman take us to the world of Humpty Dumpty and investigates the case through the eyes of Mr. Horner. The idea is just amusing. You suddenly emerge into the fantasy world and don’t want it to be gone. If you are one of those short story lovers that just want to feel the joy of the sentences then this story might be the one for you. Dialogues in short stories often bore the readers but not in this one. You can find the story online at;  http://www.neilgaiman.com/Cool_Stuff/Short_Stories/The_Case_of_the_Four_and_Twenty_Blackbirds.

I hope you’ll like it. Have fun!