Hastane

Klimanın üfürdüğü hava, yanımdaki saksının içindeki difinbahyanın iri yapraklarını titretiyordu. Bembeyaz boyalı odada, girişteki turuncu koltukların üzerinde beklerken aynı havanın boynuma vurduğunu da hissettim. İçim ürperdi. Akşama boynum tutulur diye düşündüm. Düşündüğüm de çıktı zaten…

Asansörden çıkışını bekledim onun. Yüzünü, duruşunu merak ediyordum. Ne haldeydi kim bilir. Neler dönüyordu beyninde. Görsem düşüncelerini keşke diye geçirdim içimden. Belki en acı veren noktayı yakalardım görsem. Çeker atardım kafasından. Biraz huzur gelirdi bedenine.

Yaklaşık bir saat boyu bekledim. Beklerken çok ağladım. Ağladıkça da bencil olduğumu düşündüm. Ne hakkım vardı ki ağlamaya. O; ağıtla bile sakinleşemezken ben ağlayarak rahatlıyordum aslında. Durdurdum böyle düşününce ağıdımı. Hayatın en acı gerçeği dekikleri şey hasıl olmuştu ve boyun eğmekten başka çare yoktu.

Çıkageldi asansörden. Öyle güçlü duruyordu ki anlatamam. Omuzları dikti. Saçları ıslak olduğundan topuz yapmıştı. Siyah renk üstüne beyaz puanlu gömleği, dışındaki kabuğu daha da sertleştiriyordu sanki. Bir şeyleri arıyordu gözleri. Beni gördü. Öyle bir sarıldık ki anladım. İçi pelte pelteydi. Bölünmüş, parçalanmış. Elinden değerli bir hazinesi alınmış.

Ona hazinesini geri veremezdim. Yerine bir ikamesini koyamazdım. Yardımcı bile olamazdım. Kuracak cümle bulamazdım. O hastanede sadece içtenliğimi sunabildim Işıl’ıma.

Ellerimizden yıldızlarımız akıp gittiğinde belki ilk başta zırhlarımızdır bizi koruyan. O zırhlar olmadan nefes bile alınmaz, yürünmez, yenilmez ve içilmez. O zırh olmasa aklını yitirir insan. Onun iyi ki bir zırhı varmış. Zırhlar ilk başta iyidir sonra çıkarılmazsa yük yapar dağıtır bedeni. Zırhının altını göremeyen insanlarla çevrili şu anda. Ama onlar eni sonu gidecek ve zırhını çırarabilecek Işıl’ım . O zaman acısı daha bir insancıllaşacak. Daha anlamlaşacak. Ölüm son olmayacak işte o zaman…