Tehlikeli beyin

Üç gün üç gece bilgisayar oynadı. Evler yaptı. Ordular kurdu. Savaşlara katıldı. Yendi tüm düşmanlarını. Ara verdikçe annesine baktı. Altını değiştirdi onun. Yemeğini yedirdi. Yatak yaralarına merhem sürdü. Hayatında elde edemeyeceği başarıları bir ekrandan kendine enjekte etti. Üçüncü günün sonunda annesi vefat etti. Yapayalnız kalmadı. Milyonlarca askeriyle birlikte başka maceralar yaşadı. Kaç zaman geçti anlayamadı. Evden gelen kötü koku komşuları rahatsız etmeye başlayınca, polise şikayet ettiler onu. Kapı zilini bile duymadı. Zavallı Oben’i bulduklarında, elinde joystick, işçilerine maden kazdırmaya çalışıyordu. Zorla kaldırdılar bilgisayar başından. Ağladı. Yapmayın dedi. Başka kurtuluşum yok dedi. Oben’i ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yatırdı ölen dayısının oğlu. Başka da kimsesi yoktu. Oben ve onun tehlikeli beyni, zihninde kurduğu imparatorlukta sürekli savaştı. Gülümsedi her günün sonunda çünkü tüm savaşları kazandı…

Alkolik "broker"

Uyandığında sol kolu uyuşmuştu. Gece boyu zihninde dönen kabuslar, sabah ona bir uçuk hediye etmişti. Boşverdi. Kalktı. Ne olursa olsun taze olmalıydı bugün. Önüne çıkan engeller vız gelmeliydi bugün. Boğazı kurumuştu. Bilinçiz adımlarla buzdolabına yöneldi. Dolap kapısının alt rafındaki şişeyi aldı eline. Tam dudaklarına götürecekti ki, önüne çıkan ilk engelin bu olduğunu farketti. İradesizliği en büyük düşmanıydı. Zorla da olsa şişeyi yerine koydu. Banyodaki musluğa koşup, kana kana içti musluk suyundan. Klor mu kireç mi ayırdedemedi suyun içindeki tadı. Zaten artık tatlardan bihaberdi. Suyun hastalıklı tadı, Oben’in hastalıklı vücudunda, binilen uçak düşerken hissedilebilecek türden bir dehşet yaratmıştı. Sanki dünyanın kenarından aşağıya uçuyordu. Duş kabininin içine büyük sancılarla girdi. Giysileri üzerinde soğuk suyla birleşti. Taze olma arzusu gittikçe yokoluyordu. İradesizliği onu tüketiyordu. Oben, yarım saat kadar şuursuzca suyun altında kaldı. Şuurunu ise, kullandığı suyun faturasının ne kadar geleceği sorusu getirdi yerine. Güldü. Şu acınası halde bile bir tek parasal fikirler onda uyarıcı etki yapıyordu. Geçmişini, geleceğini düşündü o doruk anında. Hiçlik sardı heryanını. Ne de olsa alkolik bir “broker”dı…

Bitiş

Ararsınız. Telefona çıkan sese öyle içten selam verirsiniz ki. Çok özlemişsinizdir. Ama o size aynı sevecenlikle karşılık vermeyince, 2-3 saniye içinde hayal kırıklığını yaşarsınız. Ne çok hesap vardır kafasında onun. Ne çok yargılamıştır hatalarınızı. Öyle çok karşılıklılık beklentisi sarmıştır ki bedenini. Sevemez, içten olamaz, duvarlarının yıkamaz. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın kaybetmişsinizdir dostunuzu. Yeterince aranmadığını, değer verilmediğini düşünmüştür. Sizden olmadığınız biri olmanızı beklemiştir. İçinizi bilmez. Ne hissettiğinizi anlamaz. Ne kadar ayrı kalsanız da her görüşmenizde sanki bir önceki gün görüşmüşsünüz gibi davranmışsınızdır ona. Ama o bunu rol sanır. Aslında biliyor musunuz siz çok iyi bir dostsunuzdur ama o hiç sizin dostunuz olmamıştır. Boşverin onu…

Parfüm

Yaratıcılığımızın en hoş ürünlerinden birisi olan parfümü düşünüyorum son iki gündür. Şimdiye kadar kokladığım tüm parfümlerin beynimde bir kodu var. Her biri bir insan sanki. Nefes alan, yaşayan. Anılarım var parfümlerle. Dönem dönem sert kokularla yaşadım, dönem dönemse tatlı kokular çekti ilgimi. Baharatlı kokuları üniversite yıllarımda sevmişim mesela. Şimdi üniversitenin kendisi bir hint yemeğini andırıyor bana. Bol çeşnili.
Bakıyorum bazı insanlar tek bir koku seviyorlar hayatları boyunca. Yerleşik mizaçlı insanlar onlar. Saçları bile hep aynı. İş ve hafta sonu kıyafet tarzları değişmez, sevdikleri restoranlar sabit. Olamıyorum onlar gibi. Hep değişiyorum. O yüzden parfümleri seviyorum. Kokularım değiştikçe, ben de değişiyorum.