Park

Eylül ayının 14. günüydü. Yastığımın içine gömülü başım , erken gelen soğuklara rağmen ışıldayan güneşin aydınlığıyla kalktı. Belli ki güzel bir gün olacaktı. Parka gitme planı yapma hakkım olduğundan emin olarak uyandım…Ev sessizdi. Annemin yatak odasında nasıl da derin bir uykuda olduğunu çoktan keşfetmiştim. Bu da bana kahvaltıdan önce rahat rahat resim yapabilmemin yolu demekti tabii ki.

Masamın renkli yüzeyinde en güzel hayallerimin kahramanı olan prensesin nasıl iyi bir balıkçı olduğunu resmederken annemin sesiyle irkildim. “Ayla hala yatağını toplamamışsın” , diyordu. Oysa ben ona en güzel resmimi bitirip gösterme telaşındaydım.

Tabii ki yatağımı topladım çünkü düzenli oda da düzenli beyin yaşardı. Ne de çok dinledim bu cümleyi… Yarım kalan resmim de ise prenses oltasında yakalayamadığı balığın hüznü içinde kalakalmıştı. Artık o iyi bir balıkçı olamayacaktı…

Mükemmel bir kahvaltı masası hazırladık annemle. Reçeller sanki gökkuşağının renklerini kıskandırmak ister gibi dizilmişti masada. Peynir çeşitleri ahenkle dans ediyordu. Çilekli kefirim, rafadan yumurtam midemin derinliklerine dalış için sıralarını bekliyordu. Bu kadar güzel bir masada biz sessizdik. Yine yorgun gözleriyle ” Haydi çabuk bitirip bir an önce toplayalım”, dedi benim güzel annem. Oysa gece gördüğüm rüyaları anlatacak , okulda beni sinirlendiren Sertaç’ı şikayet edecektim yavaş yavaş yerken… 

Ne kadar hızlıydık neye yetişmeye çalışıyorduk hiç çözememiştim. Bir an önce bitirdim onu dinleyip. Dikkatlice yardım ettim bulaşıkları yerleştirmesine. Son bardağı da yerine koyarken telefonu çaldı. Bu da en az yarım saat annesizim demekti. Hemen kaçtım resmimin diyarına. Çizdiğim nehirde tutulacak çok balık olmalıydı ama nehirlerde de denizlerdeki gibi büyük balıklar yaşar mıydı bilmiyordum. Koştum yanına soruverdim. “Görmüyor musun telefonla konuşuyorum, saygılı ol ve sıranı bekle küçük hanım”, cevabını aldığımdan nehrime kocaman bir yunus çizdim. Prensesim artık hüzünlü değildi çünkü kraliyette en büyük balığı yakalayan en ünlü balıkçıydı. Hatta öyle iyi bir prensesti ki yunusu geri nehre bıraktı…

Bu güzel balıkçılık hayalimden sonra kostüm partisi yapmaya karar verdim. Dolabımda o piti piti oyununu oynayıp Moana kostümünü seçmenin şevkiyle başladım giyinmeye. “Aaaa, Ayla lütfen çıkardıklarını katlamayı unutma”, diyen sesi duymamazlığa geldim ne de olsa şimdi banyoya girecekti annem. O yıkanırken ben de denizlerdeki dalgalarla oynayıp dans edecektim. Kendi bestelerimi söyleyip hayranlarımdan alkış bile toplayacaktım.

 “Günler güneşli doğsun

 Konuşulsun

 Oyunlar kurulup

 Koşulsun 

Haydi Ayla , ol Moana

Bugün tüm gün senin olsun….”

Bulutlar güneşi rahat bırakmıştı tamamen. Park pencereden harika görünüyordu. Kızlar , erkekler şenlikte gibi zıplıyorlardı. Tam zamanıydı aralarına karışmanın. Banyo sonrası kahvesini yudumlayan annemin yanına iliştim. Parkı anlattım. Ayakkabılarım çamur olmayacaktı. Üstüme başıma dikkat edecektim, nolur dedim “Ne olur Anneciğim, inelim”…

Söz verdi, bir hastasının dosyasını inceleyip götürecekti beni. Sıkı sıkı giyindim bekledim de bekledim…

Gittiğimizde bütün çocuklar yemek yemeye evlerine dönmüştü. Salıncakta sallandım. Demirlere tırmandım. Kendi kendime zıpladım… Sabah şenlikte oynayan çocuklar gibi olamadım. Hayali arkadaşlarımla tahterevalliye bindim, hiç havaya yükselemeden “Bu kadar yeter anneciğim, dönebiliriz “, dedim….

Ertesi gün İlkokula başlayacaktım. Böylece o parkta 6 yaş çocukluğumu geride bıraktım….